Bahar alıştırmaları sokakta… Nabzımda bir can atıyor. Bir
can atıyor, gözlerimi dünyaya dayadığım o zamandan beri… Artık uzun cümlelerin,
derin tahlillerin, fiyakalı alıntıların ağzımda bir yara gibi durduğunu
görüyorum. Felsefe ve şiir, gerilla ve şair arasında bir yerlerde bekleyen
ömrümüzün tragedyası… Ölümle böldüğüm ekmek, dirimle katık oluyor işte. Bunu
yaşamaktan öğrendik. Lanet olsun.
Adana’da bir yoksulluk evi, bir yokluklar baladı gözlerime
doluyor sabahtan bu yana. Emine Akçay, yirmi altı yaşında. Bir vesikalık
fotoğraftan dünyaya bakıyor. Tavana batırılmış beşik çengelinde asılı
gövdesinde yaşından daha büyük bir yorgunluk. İnşaatlarda çalışmaya giden
kocasından gelen üç kuruş akçe yetmiyor. Borçlar var. Evde yemeklik yok, dolap
boş… Evin salonunda bir televizyon ekranı, yoksulların evlerine döküyorlar
kahrolası düzenlerinin şatafatını. Lanet olsun.
“Altı liraya odun olur mu bacım?”
Eve baktı. Çocuklara baktı. Çıktı evden, hırpaniydi yüzü,
telaşla oduncuya geldi. Odun istedi, odunun günahını ödeyecek parası yoktu.
Altı lira para uzattı, oduncu baktı, parayı almadı, azıcık odun verdi.. Sırtına
aldı odunları, yürüdü, odunların kokusunu duydu. Islak odun kokusu, orman
kokusu… Odunları eve getirdi, ıslak odunlar yanmadı. Ateş yine yoksullardan yana
değildi. Ateş yoksulları sevmezdi; Van’da, Esenyurt’ta, Sivas’ta… Daha daha…
Lanet Olsun.
Bir şeyler tutuşturmaya çalıştı Emine Akçay kardeşim. Olmadı
yine. Çocukların elleri üşümüştü, elleri en çok üşürdü o çocukların. Başı
dönerdi açlıktan, çocukların. Çocukların yoksulluktan kalan izleri vardır, o
izleri silemez hayat, silemez aşk, silemez politika… O izleri silemezler! Lanet
olsun.
Banyodan saç kurutma makinesi getirdi. İsa’ya verdi,
Kardelen’i ısıtsın diye. İsa elinde saç kurutma makinesiyle kaldı. Emine
gözyaşına benzer bir acı sıvı döktü teninden. Salıncak çengeline bir ip çekti,
bir urgan, kendini astı. Aslılı bıraktı kendini dünyanın orta yerinde bir kahır
nüshası olarak. İsa, ağlayarak indi merdivenlerden, komşulara seslendi,
seslendi bize, seslendi bir dünyaya! Alçaklıkla kurulmuş bir dünyaya seslendi.
Lanet olsun.
Bir çaydanlık, elektrikli ısıtıcı, eksi bir halı… Saç
kurutma makinesi, çocuklar, duvarda fotoğraflar… Adana Seyhan’da İsa ve
Kardelen hayatta kaldı. Yoksullar sessizce ölüyorlar, şantiyelerde, sanayi
sitelerinde, mevsimlik işçilik yollarında, evlerde, sokaklarda sessizce
ölüyorlar. Böyle süssüzce, şiirsizce, kedere elverişsizce ölüyorlar. Ölüyorlar
ve hayatta kalanlarımız yüz surelerinde izlerle dik durmaya çalışıyoruz. Lanet
Olsun.
Maltepe’de Mahir ve Cevahir, korkudan ağzına lokma koymayan
Sibel’i doyurmaya çalışıyorlar. Bir mütevazı evde kuşatma altındalar, Sibel de
onlarla… Silahlar, tüfekler, tanklar sokakta. Çayan, “Biz alışkınız açlığa,
dayanırız ama kız yemeli. Zorla yedirmeye çalıştık” diyor. Mahir Çayan ve
Hüseyin Cevahir öldürülecekleri bir kuşatma altında, 14 yalındaki Sibel’in
lokmasının, ekmeğinin soğanının derdine düşmüş, düşman’a dert anlatıyorlar.
Mahir’in soluğu, Adana’ya Emine kardeşimin evine doluyor işte… “Kalk kardeşim”
diyor. “Kalk. Haydi kalk! Bak ekmek getirdik sana. Kalk”. Lanet olsun.
Öldü Emine. Öldürüldü. Bu alçaklık düzeni, bu namussuz
saltanat öldürdü onu. Modenitenin insanı ruhundaki hayvanı yoksulların kanıyla
besleyedursun, sorun haksızlık değil, adaletsizlik değil artık. Bundan ötesi,
vicdandan ötesi… Lanet Olsun.
Mahir’in boynuna alman yapısı bir kurşun değdi. Cevahir o
evde vuruldu. İsa ve Kardelen bu alçaklığın dünyasına kaldı. Ben bunları
yazdım, sen okudun. Lanet olsun.
Cevahir’in soluğuyla soluğumu değiş tokuş ediyorum.
(Kuşatma Binbaşısına) “Buraya gelince söylüyorsun vicdandan
bahsediyorsun. Örgütten bahsediyorsun, radyolar bangırbangır ŞAKİLER, CANİLER
diye ikaz ediyor. Madem öyle ilan ediliyoruz bugün kamuoyunda ÖYLE OLACAĞIZ!”


